Sağlıklı insanın kütüphanesinde 300 kitap olur

İstanbul’un tek kadın sahafı, Asuman Bektaş. Onu dinlerken bir kez daha hatırlıyoruz, insanın kendini parça parça topladığını. Anneanne Nigâr Hanım’ın muhabbeti, Necmettin Molla’nın hikmeti, kim bilir hangi asırda yazılmış bir kitabın cümlesi, bir insanın gözündeki ışık toplanmış geçmiş karşımıza âdeta…

Selülozla karışık rutubet kokusu, yıpranmış ciltler, mekânın loşluğuyla mütenasip ikinci hamur kâğıt rengi, çay sıcaklığı, belki bir de kedi mırıltısı… Sahaf ortamını tasvir edin deseler kabaca böyle bir manzara çıkar karşımıza. Ve elbette kitap yığınları ardında zuhur eden mütebessim bir çehre. Müdavimleri için sahaf dükkânları, dünya telaşından âzâde mekânlar. Kapının dışında kopan kıyametten en fazla küçük ışık huzmeleri sızıyor içeri. Burada hâkimiyet tümüyle kitaplara ve onların delâlet ettiği insanlara ait… Yıpranmış cildi elinize aldığınızda içinizdeki romantizme karşılık gelecek tamamlanmış bir hikâye arıyorsunuz. Oysa masanın arka tarafında oturan kişi biliyor; dokunan her elin, üzerine düşen her nazarın yeni bir serüven başlattığını. O sebeptendir ki bir tabureye çöküp sohbete karıştığınızda kitabı bırakıp yer yer görünüp kaybolan insanları merak etmeye başlıyorsunuz. Fakat en baştan söyleyelim, bu mevzuda o kadar da cömert olmuyor muhatabınız. En fazla eşiğe kadar takip edebiliyorsunuz izleri. Kapının ardında yaşananlar mahrem kabul ediliyor.

İstanbul sahaflarının tek kadın mensubu Asuman Bektaş da uzun bir koridorun ardından ulaşılan kitap adacığında böylesi hikâyeler arasında yaşıyor. Ona sorarsanız romantik bir tarafı yok yaptıkları işin. Sahaflık dünyanın her tarafında aynı şekilde yapılıyor. Birileri yıllar içinde bir araya gelmiş yüzlerce, binlerce kitap ve evrakı, (bütün hatıralarını da ilave ederek üstelik) satıyor. Başkaları o yığınlar içinden çekip aldıklarıyla yeni bir anlam dünyası kuruyor kendine. Asuman Hanım böyle diyor ya nafile; hanedan mensupları, saraydan çıkma hanımefendiler, Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve elbette anneanne Nigâr Hanım ile Necmettin Hilav, nâm-ı diğer Necmettin Molla’nın nezaretinde ilerleyen sohbetin kulağımıza hüzünlü nağmeler fısıldamasına mâni olamıyor yine de…

İstanbul Kadın Sahaf - Asuman Bektaş
Asuman Bektaş

Sahaf Nigâr’ın bugününe gelebilmek için biraz gerilere uzanmamız gerekiyor. İlk sahne 12 Eylül öncesinden. Terör sebebiyle ara vermek zorunda kalsa da liseyi bitirmiş, foto muhabiri olmak isteyen bir genç kız karşılıyor burada bizi. MHP’li bir anne, Demirelci baba, CHP azası dede ve kendisi gibi Marksizm’e merak salmış iki kız kardeşiyle aynı evde… Hikmet Kıvılcımlı okumaları merakını ateşleyince yeni bir hedef koyuyor kendine, tarih eğitimi alacak. Fakat Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanamayınca vazgeçiyor o sevdadan. Kitapçıda, sinema gişesinde çalışıp biraz para kazandığında İstanbul sokaklarına atıyor kendini. Fotoğraf çekiyor…

Kısa süren bir evlilik. Ardından Ankara macerası. Marksist bir ortam içinde geçen iki buçuk sene. Tiyatro çalışmaları, şiir ve kitapla dolu parasız günler. Kumar henüz yasaklanmamış. Şehrin en büyük otelinin casinosunda kurpiyer olarak çıkıyor bu kez karşımıza. Derken bir mektup alıyor babasından. -Anladım ölünceye kadar okumaktan vazgeçmeyeceksin. İstanbul’a dön. Kendine ait bir odan olacak ve kimse karışmayacak sana… “Babama çok düşkündüm. Çok iyi bir insandı. Rahmetli Necmettin Hilav’ın bir sözü vardır. İman, acuze kadının yüzündeki nurdur… Müslüman denince anneannem ve babam canlanır zihnimde. İkisinde gördüm ben o tarifi.” Dönüyor elbet.

Ortalamanın epey dışında bir profili var Asuman Hanım’ın. Evet, o yıllarda sol çevrelerden henüz kopmamış ama anneannesi ve babası kanalıyla şahitlik ettiği Osmanlı mirasının davetkârlığına da karşı koyamıyor. “Rahmetli babam eski yazı not alırdı. Gazetelerin kenarlarına yazdığı yazılar, defterlerindeki şiirler hep Osmanlıcaydı. Ne yazdığını merak eder, okumak isterdim. Anneannem de Osmanlıca okurdu. Nigâr anneannemin adı, çok düşkündüm ona. İkinci el kitap satan bir adamın yanında çalışırken Modalı yaşlı bir asker emeklisinden ders almaya başladım.”

Moda Sineması’nın da bulunduğu çarşıda, iyi bir sahaf kadrosu var o yıllarda. “Lütfü Seymen, Sağır Celal, Esen, Kamuran, Refika, Vefa abi…” Boş zamanlarında yanlarından ayrılmıyor. Derken yine işsiz olduğu günlerde bir telefon alıyor Esen Hanım’dan. Başka bir işe girmeyi planladığı için dükkânı devredecek. Asuman Hanım’a teklif ediyor. “Param yok! Ailemden hiç para istememişim. Ticaretten de anlamıyorum, hoş hâlâ anlamıyorum ya!” Düğüne kısa bir süre kala trafik kazasında vefat eden nişanlısı giriyor bu kez devreye. “Burayı alman lazım!” İkna olup imzayı attığında tarih Eylül 1994.

30’lu yaşlarının başında genç bir kadın. Ne işi biliyor ne muhiti tanıyor. Tek taraflı bir zorluk değil üstelik yaşadığı. Sahaf camiası da hazır değil bir kadını aralarına almaya. O vakte kadar birkaç kişi daha denemiş ama piyasayı erkek ortaklar takip ettiği için kadınlara pek iş düşmemiş. Bu kez öyle değil… “Kabul edilmedi önce. Kadın başına ne yapacak?” Sohbet tam bu bahse gelmişken içeri giren Babil Sahaf Lütfü Bey’den geliyor bu itiraf. “Gayr-i ihtiyari karşı çıkıyorsunuz. Bir kadının yapacağı iş değil ki! Toz toprak içinde çalışıyorsun. Tek başına hurdacıya gidiyorsun. Geç vakit adrese çağırılıyorsun. Yıkık dökük evler, neyle karşılaşacağın belli değil…”

İstanbul Kadın Sahaf

Piyasa kadına hazır değil!

Kolları sıvayıp 3 ana akım gazeteye ilan veriyor önce. Ve kısa süre içinde karşılık alıyor. İlk koleksiyonu Tercüman Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan bir kadından alıyor. “En büyük şansım!” diyor o sıralar ortak bir sahaf dükkânı açmış olan beş arkadaşla, özellikle Bahtiyar ve Lütfü beylerle tanışmasına. “Her akşam yemeğe çağırıyorlar. Gitmez miyim? Rahmetli Feridun abi, Cumhur ve Coşkun da var. Her yer kitap. Asıl merakımı perçinleyen o ortam ve Feridun abiden duyduklarım oldu… Vankulu Lûgati’yle ilk o masanın üstünde tanıştım. Ben de evlere gidiyorum, ama onların bulduğu kitaplar gelmiyor bana. Uykularım kaçıyor nereden buluyorlar diye!” SEKA’ya gidecek kâğıtların toplandığı depolara gittiklerini öğrenmesi de yetmiyor. ‘Sen kadınsın! Kadınlar giremez oraya.’ diyorlar bu kez. “Öyleymiş hakikaten. Bir keresinde çalışanlar kovdu beni. ‘Abla sen girme! İçeriye kadın soktular diye adımız çıkar’ dedi adam.” Haksız da değiller hani. Kadınlara göre değil yaptıkları iş. Daha ilk tecrübesi ispat ediyor. “Kartal civarında bir depo. 5-6 metre yüksekliğinde kâğıt tepeleri. Soba yanıyor, buğudan göz gözü görmüyor. Lütfü kâğıtları ayağıyla ite ite ilerledi, tırmandı ve kitap, dergi atmaya başladı. Nazım Hikmet birinci baskı düştü önce önüme. Sonra başka bir şey… Önümü karıştırmaya başladım ve tuvalet kâğıtlarıyla yüzleştim. Sonra bir hatırat… Tuvalet kâğıdını görür mü artık gözüm. Başladım eşelenmeye…” SEKA’yla birlikte bu depolar kapanana kadar âdeta kamp kuruyorlar önünde. Neyle karşılaşacakları hiç belli olmuyor zira. Bir gün bir Abdülhamid mektubu, diğer gün Tanpınar evrakı…

Bilinmeyenlerle yüzleşerek, hatalar yaparak öğreniyor mesleği. Elindeki malzemeyi satacak insana ulaşmak, kitaba değer biçmek için ait olduğu anlam dünyasını tanımak, o değeri takdir edecek müşteri bulmak… Vakit geçtikçe daha yolun ne kadar da başında olduğunu görüyor. O yüzden kitaba değer biçmeyi nasıl öğrendiniz sorusuna, “Hâlâ tam olarak öğrenebildiğimi söyleyemem.” karşılığını veriyor. “Paradan çok merak ve bu öğrenme isteği kamçılıyor sizi. Deneye yanıla öğreniyorsunuz.”

En çok da yanılgılar yer ediyor tabii hafızada… Kürt Cengiz, 1990’larda sahaf camiasında önemli bir isim. Hem sahaflık yapıyor hem de korsan kitap bastırıp satıyor. Asuman Hanım’ın elinde pek değerli kitap yok henüz. O yüzden beş parasız da olsa Cengiz Bey’in ‘sahafiye kısmını al!’ teklifini hemen kabul ediyor. “Anlamıyorum ki ne olduğunu. Okuyabiliyorum ama kültürel anlamda neye tekabül ettiğini bilmiyorum. Bu çok kötü bir körlük. Elinde kitap var ama o değer dünyasını bilmiyorsun. Bana makul gelen bir rakam teklif etti, aldım.” Kitaplar kamyona yüklenip taşınıyor da şoföre verilecek para yok! Kamyon kapıya yanaştığında bir arkadaşı gelip bir torbaya bakıyor. Fiyat soruyor sonra. “Kamyoncunun parasını ver yeter, dedim. Bilmemezlik işte. Şimdi hayatta yapmam! Görmeden verilir mi?” Elindeki Osmanlıca ve Farsça eser sayısı birden artınca sık sık uğrayan insanlar zuhur ediyor o günlerde. “Bu kız bir şey bilmiyor, ucuza kapatırız diyorlardı herhâlde. 100 liralık kitabı 2–3 liraya çok verdim. Öyle öyle öğreniyorsunuz.”

Kâğıt depoları için dezavantaj olan kadınlık, sıra ev ziyaretlerine gelince avantaja dönüyor neyse ki. Diğerleri nadir çağırılırken Asuman Hanım haftada 2–3 eve gidiyor bazen. Dükkâna sığmayan kitaplar koridora yığılıyor. Sabahlara kadar çalışıp tasnif ediyor, sonra elindeki malzemeyi ilgi alanlarına göre sahaflar arasında taksim ediyor… Tam da bu merak ve gayret sayesinde hakikaten sahaflık yapan birkaç kişiden biri oluyor.

İstanbul Kadın Sahaf

Abdülhamid tuğralı bardak…

Bize en az kitaplar kadar kıymetli görünen hatıralar, bu ev ziyaretlerinden hatırladığı notlardan ibaret… “Erenköy’de bir gökdelen dairesi. Bildik hikâye, köşk arsasına gökdelen yapılmış. Duvarlarda hatlar. O zaman anlamadım tabii sahte olduklarını. Orijinallerini satmışlar. Bir anne kız. Her hâllerinden belli asaletleri. Kim olduklarını söylemediler önce. Önüme bir yığın Osmanlıca evrak koydular. Çok azı matbu. Baktım hepsi Atatürk ve Enver Paşa imzalı. Dedeniz kimdi dedim. Meşhur Deli Halit Paşa. Bir zamanlar Mustafa Kemal’in sağ kolu. Sonra öldürtüyorlar tabii. İki gün evde çadır kurdum âdeta. Neticede anlaştık ve aldım.”

Başka bir gün Sultan Abdülmecid’in torununun kızı çağırıyor. Karşısında 82 yaşında dimdik bir kadın. Üzerinde şık bir sabahlık, güzel ve asil bir yüz. Duvarlarda Abdülaziz tabloları, fermanlar… “Plak için çağırmışlardı. Kadın evlenip Meksika’ya gitmiş. 40 yıl Meksika, Arjantin, Brezilya’da dolaştıktan sonra dönmüş İstanbul’a. Çok zengin bir dünya müzikleri koleksiyonu aldım ondan.” Matbu malzeme almadığı hâlde unutamadığı bu evden bir sahne daha var zihninde. “Yardımcısı çay getirdi, bardağın zarfında ve tabakta Abdülhamid tuğrası var. Saray takımları kullanıyorlar! İçemem bu bardaktan, dedim. Güldü kadın.”

Fenerbahçe’de, Erenköy’de, Tarabya’da… kadınlar tarafından çağırıldığı evleri anlatıyor hep. Bu bir yanılgı mı yoksa sahiden kadınlar mı satıyor daha çok? Hakikat böyle anlaşılan. Davet genelde vefat eden dede, baba veya eşten geri kalan hanımlardan geliyor. “Benim duyduğum sebep toz” diyor Asuman Hanım. Bir de şüphe ettiği psikolojik sebep var tabii… “Kocasının kendisine kitaptan daha az zaman ayırdığına dair bir öfke var bazı kadınlarda. İntikam alma duygusu gibi bir araç belki.”

İstanbul Kadın Sahaf

Ne kadar dünya telaşından uzak görünse de sokağın tüm gündemi akıyor sahaf dükkânlarına. Her alıcı, meraklı, araştırmacı bugünden bir malzeme taşıyor onlara. Bu kısmı oluşturduğumuz romantik şablona uymasa da hiçbir konu ya da taleple ilgilenmeme lüksleri yok. Merakı hastalık boyutlarına ulaşmış bibliyomanlar, belli konularla sınırlı kalmadan ne bulursa alan obsesif toplayıcılar, terapistin yolunu şaşırıp kendini sahaf dükkânına atan kadîm müşteriler… Gördükçe, yaşadıkça ve elbette Necmettin Hilav’ın Asuman Hanım’a söylediği “Sağlıklı insanın kütüphanesinde 300 kitap olur!” gibi nasihatleri hatırladıkça kitaba yüklenen duygusal mananın gerçekliğine dair muhasebe şiddetini artırıyor. Yavaş yavaş abartmamak gerektiğine ikna oluyoruz artık…

İşi koleksiyonerlere malzeme bulmak olan birinden ayrılmadan, sizde neler var, diye sormamak olmaz. ‘Pek bir şey yok! Obsesyon sevmiyorum.’ diyor önce ama ikna edici değil elbette. Her gün elinizden hazine değerinde malzeme geçecek ve siz bir kitapsever olarak ona sahip olmak istemeyeceksiniz! Çok zor! Sonra ‘azalttığı’ konu başlıklarını sıralamaya koyuluyor; “20 yaşımdam beri Goethe topluyorum. Verter’in tüm dillerdeki baskıları, Goethe albümleri, kartpostalları… Şehrazat plaklarım var. Müzeyyen Senar’ın taş plak dâhil tüm albümleri. Tüm dillerde Bodler. Türkiye’den Cemil Meriç, Oğuz Atay, Fikret Mualla birinci baskı kitapları. Üsküdarlı olmak hasebiyle Üsküdar kartpostalları ve kitapları. Ayrıca Hilmi Kitabevi’nin tüm kitapları.” Fakat kaybının acısını hâlâ hissettiği Necmettin Molla’nın fotoğrafı baş üstünde, nasihati hatırasında asılı duruyor; ‘Sağlıklı insanın kütüphanesinde 300 kitap olur…’

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.